3 Temmuz 2017 Pazartesi

Korfu Adası / Kerkyra (Yunanistan)

Haritaya baktığınızda bir deniz kızını andıran bu Ada'ya Yunanlılar “Kerkyra” demekte. 

Kerkyra ismi, mitolojideki nehirlerin tanrıçası Asapos’un kızı olan su perisi Kerykira’dan gelmekteymiş. 

Yunanistan’ın batısında yer alan Ion Denizi’nin ikinci büyük adası.

Mitolojideki Ithaka kralı Odysseus’un, Troya Savaşı’ndan dönerken fırtınaya yakalanarak batan gemisinden Tanrıça Athena’nın yardımıyla kazazede olarak çıkarak kurtulduğu ada.

İon Adaları’nın en yeşillerinden birisi. Eylülden haziran ayına kadar olan dönemde seyrek ama şiddetli yağan yağmurlar sayesinde binlerce zeytin ağacının toprağı halı gibi örttüğü bir “zümrüt”.

Stratejik konumu nedeniyle devrinin büyük güçlerinin ilgi odağı olmuş ve bu nedenle farklı egemenliklere ev sahipliği yapmış; Bizans, Vandallar, Latinler, Venedik, Napolyon’un Fransası, İngiliz ve nihayet Yunanistan. Ancak adaya bugünkü ruhunu ve kimliğini kazandıranlar Venedikliler.  (Osmanlılar tarafından iki defa kuşatılmış. Birisi Barbaros Hayrettin Paşa tarafından 20.000 askerle 1537 yılında kuşatma. Paşa kuşatmada başarılı olmamamış ama ada nüfusunun yarısını kuşatma ganimeti kapsamında köle olarak yanında götürmüş. Diğeri ise 1716 yılında 30.000 kişilik kuvvetle yapılan kuşatma. Adanın fethinde kararlı bu ordu, 11 Ağustos tarihinde, adanın koruyucu azizi Spridon’un görüldüğüne inanılan gün, kuşatmayı aniden kaldırmış.)

Bu farklı egemenliklerin adaya kazandırdığı tarihi zenginlik adanın mimarisinde kendisini göstermekte. UNESCO Kültür Listesi’nde yer alan tarihi kent (Old City) enfes ve bana Malta ve Dubrovnik’i anımsattı.

Yemek derseniz, Yunan ve Akdeniz lezzetini barındıran çeşitliliği ile biz Türkler için kaçırılmayacak bir zenginlik.

“Deniz ve kum”  güzellemesi anlamında ise dünyanın incisi Ege Denizi’nin bir ikizi.

Sonuç olarak “deniz, tarih, lezzet” üçlemesinin en ideal noktalarından birisi, Korfu Adası. Şeker Bayramı’nda yaptığım gezinin notlarını taze taze beğeninize sunuyorum.




24 Haziran Cumartesi : (Edirne – Kavala)

Sınırda yaşayacağımız sıkıntıyı bile bile, bayramın ilk günü sabah saat 07:00’de evden yola çıktık. Önceki sene Halkidiki ve Parga’ya yaptığımız gezinin başlangıcında da benzer bir sınır mağduriyetini, bayram dönemi olmamasına rağmen, Yunan gümrüğündeki iş yavaşlatma eylemi nedeniyle yaşamıştık. Bu sefer bayram olmasının yaratacağı sıkıntıyı bilerek ama önceki sene kadar olmayacağını tahmin ederek yola çıktık. Saat 10:00’da İpsala sınır kapısına 4,5 km kala başlayan kuyruğa girdik ve işkence başladı. Saat tam 17:34’de Türk tarafının kontrolünden geçerek 10 dakikada Yunan gümrüğünü aşarak Yunanistan’a adımımızı attık. Böylelikle önceki senenin 7 saatlik bekleme rekorunu 34 dakika daha geliştirmiş olduk. Beklentilerin ötesindeki bu gecikme nedeniyle rotada bir değişiklik yaparak geceyi Kavala’da geçirmeye karar verdik. Sınıra 160 km mesafede olan Kavala’ya 1,5 saatte geldik ve geceyi şehir merkezindeki Oceanis Oteli’nde geçirmek üzere yerleştik. Hemen ardından akşam yemeği için liman tarafındaki restoranlara giderek Todori’nin restoranında bir şeyler yedik. Ardından eski Kavala’nın olduğu Kale tarafına çıkarak Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı selemlayarak Kavala’yı kuşbaşı seyrettik.




İlk günden akılda kalanlar:

Yunan restoranlarında porsiyonlar büyük, başlangıç olarak verilen mezeler bile bizim tarafa göre büyükçe. Bu yüzden sipariş verirken abartmayın. Kavala’da liman tarafındaki restoranların ızgara kalamar veya midyeleri vasat. Benim favorim feta peynirli Yunan salatası, caciki ve bira.

25 Haziran Pazar: (Kavala – Igumenitsa)

08:15’de otelden çıktık. Yol çok keyifliydi ve kalabalık yoktu. Bir kaç tanıdık plakayı Selanik ayrımından sonra görmedik. Saat 13:00’de Igumenitsa’ya vardık. 


Önce şehir merkezinde bir şeyler atıştırdık. Ardından feribota binmek üzere 5 dakika mesafedeki limana vardık. Corfu Lines’dan gidiş dönüş olarak aldığımız bilete, araba ve 2 yolcu için (çocuktan almadılar) 98 Avro ödedik. 14:30’da kalkan ve 1 saat 50 dakika süren yolculuktan sonra Korfu’ya saat 16:30 gibi indik.

Korfu:

Eski Limana bakan otelimize yerleştik “City Marina”. Otelin konumu harika ama denize bakan tarafta balkonlu kısımda kalmanızı öneririm. İki gece kalmayı planladığımız otelde, zorunlu olarak tek gece kalacak olmamızdan dolayı, hemen soluğu dışarıda aldık. Yakıcı güneşin altında hem serinlemek hem de keşif planı yapmak için, yol üzerinde gördüğümüz ve otelimize 400 m mesafedeki surların üzerinde yer alan muhteşem manzaralı Antranik Cafe’ye gitmeye karar verdik. Püfür püfür esen tatlı esintinin yarattığı rahatlama ile içeceklerimizi yudumlarken akşam yemeyi için otelimizin önerisi olan Venetian Well’i haritadan araştırmaya koyuldum.

Bu arada Zeynep’in bütün yol boyunca süren “ne zaman tatil başlayacak? ne zaman denize gireceğiz?” serzeniştlerini bitirebilmek için anne-kız, kafeye az ilerideki surların dibinden suya girdiler.  



Hanımların serinlemeleri ardından tarihi şehri (Old City) keşfetmek adına otelin arkasındaki sokaklara, tarihin içine bir yolculuğa başladık. Çocuk puseti ile merdiveni bol ara sokaklar sabır ve fiziki güç gerektirmekte. Haliyle havanın da sıcaklığı ile su içinde kaldım. Dar sokakların bulunduğu bu tarihi kesimde İtalyan üslubu her şeyi ile kendini hissettirmekte. Gözünüzü bağlasalar ve nerede olduğunuzu sorsalar doğrudan alacağınız yanıtın “İtalya” olduğunu garanti edebilirim. Dar sokakları ve pastel renkleri ile Venedik döneminin izlerini ortaya koyan Korfu’nun bu tarihi bölgesi eski ihtişamından uzak olsa da ayrı bir estetik ve kendine has bir Korfu havası içermekte.








Akşam yemeği için önerilen Venetian Well’in kapalı olduğunu görmek ilk başta hayal kırıklığı yarattı ama diğer taraftan da rüzgarı hiç almayan tarihi binaların arasında gizlenmiş bu mekanı başka bir zamanda tecrübe etmek düşüncesi mantıklı geldi. 





Sonuçta en iyi tercihin akşam üzeri gittiğimiz muhteşem manzarası ile Antranik olduğuna karar verdik. Son derece keyifli bir manzaraya karşı hem karnımızı hem de ruhumuzu doyurduk.
İkinci günden akılda kalanlar: Korfu’ya geldiğinizde Antranik Cafe’de mutlaka güneşi batırın.



26 Haziran Pazartesi:

Güne erken başladık. Kahvaltıyı otelin -1. Katında penceresiz ortamda yapmayı istemediğimiz için dışarıda bir yer bulmaya karar verdik. Otellerin dışında kahvaltı verecek yerlerin pek olmadığını tahmin etmekle birlikte yine de şansımızı denemeye karar verdik. Aklıma aile lokantası gibi açık bir yer aramak geldi. Önceki gece yemek yediğimiz Antranik Cafe’nin karşısında yer alan küçük sevimli lokantada şansımızı denemek istedik. Dükkanı yeni açmış gibi bir durum olsa da kapının önünde bizi selamlayan hanım ile sohbete başlayınca istediğimiz şekilde kahvaltı hazırlayabileceklerini söyledi. İsminin Uranina olduğunu öğrendiğimiz güler yüzlü bayanın hazırlattığı mükellef kahvaltı sonrası onların sabah sabah yemeye alışık olmadığı bir zenginlikte idi. Ama bu sefer tümünü, ufak bir parçayı dahi ziyan etmeden bitirdik. Belirtmeliyim ki zeytinleri enfes. Bu sevimli yerin ismi “Mouragia” yani “duvar” anlamına gelmekteymiş. Geleneksel Yunan lezzetleri ideal bir nokta olabilecek bu lokantadaki lezzetlerin şefi de, Dünya Aşçılar Birliği üyesi de olan George Armeniakos isimli Korfulu bir şefmiş. Akşam yemeğini tatmak kısmet olmadı.



Kahvaltımızın ardından, otele giderek check-out işlemini yaparak eşyaları arabamıza yerleştirdik. Ancak ciddi bir park sorunu olan Ada’nın merkezini en hızlı şekilde keşfetmenin yolu olarak “Hopp On, Hopp Off” konseptindeki turistik gezi otobüsleri ile gezmek olduğuna karar verdik. Bunun için de ilk olarak yakınımızdaki Old Fortress olarak bilinen eski kaleyi hedefledik. Başlangıç durağı hemen önündeki otobüs durağı olan Old Fortress Unesco Kültür Mirası Listesi’nde yer alan etkileyici bir kale. Bizans döneminden kalan bu eski kale, zaman içinde Venediklilerin egemenliği sırasında, Osmanlılara karşı güçlendirilmiş.



Bileti aldıktan sonra iç surlara geçiliyor.




İç sur girişinde ufakça bir Bizans Eserleri sergisi var.

Bu kale de, daha önce Malta ve Rodos’ta gördüğüm surlar gibi heybetli. Tepedeki haç işaretinin olduğu nokta hedefim. Ancak çocuk puseti ile oraya çıkmak mümkün olmadığı gibi Zeyno’yu da sırtımda bu sıcağın altında çıkarmak istemedim.  Kaldı ki “deniz, deniz” diye sayıklamaya başlayan küçümeni, annesi ile birlikte bir cafeye yerleştirip zirveye ulaşmayı planladım. Bu sırada surların içinde ilerlerken önünden geçtiğimiz yüksek binanın içinden gelen tatlı bir müzik sesi üzerine burasının Ada’nın konservatuvarı olduğunu öğrendik. Zaten gezimiz sonunda Batı Avrupa etkisinin Yunanistan’da en çok hissedildiği yerin burası, yani Yunanistan’ın Avrupa’ya en yakın noktası olduğuna kanaat getirdik.

Binayı geçince genişçe bir alana vardık ve sağ tarafta surlara doğru yukarıya çıkan yol ile sol tarafta denize inen yolu gördük. Corfu Sailing Club yazısını görünce denize inen sol taraftaki yolu takip ettik. Bu tarihi yolun eskiden denizden gelen kuvvetlerin kaleye çıkış noktası olduğunu görmek heyecan verici, tabi ilgilisine. İndiğimiz yerdeki manzara harikaydı. Birkaç Korfulu’nun surlar dibindeki bu sakin yeri yüzmek için seçmiş olmasına şaşırmamak gerek. Hem Korfu merkezinin manzarası hem de suyun berraklığı ve etrafın sakinliği çok keyifli. Merkezde kalacak olsak kesinlikle denize girmek için bu noktayı seçerdim. Bu arada hemen solumuzda da Corfu Sailing Club’ı da görmüş olduk. Bizimkileri hemen buraya bırakıp ben kalenin zirvesinde çıkmak için topukladım.
RESİM

5-6 dakikalık bir tırmanış sonrasında ödülüm karşımdaydı; 


Manzara muhteşem. Kesinlikle burada güneşi batırmak gerek ama bana kısmet olmadı. Umarım başka sefere... 



Tepeden engin İon Denizi’ne bakarken, tatlı bir esinti eşliğinde ciğerlerime çektiğim taze deniz havasının sarhoşluğunda geçmişe daldım. Kızıl Sakal’ın (Barbaros) kuşatması, korsanlar, Venedik Filosu, Napolyon’un ordusu vs. Bulunduğum noktada kaç asker neler düşünüyordu, bu hayal ettiklerim karşısında kim bilir!




Belli bir süre sonra tepedeki güneş, aşağıda beni bekleyenler olduğunu hatırlatırcasına etkisini hissettirmeye başlayınca gerçek dünyaya dönerek istikameti aşağıya çevirdim. 



Bu doyurucu zirvenin ardından geldiğim Sailing Club'ta, tatlı bir gölgenin altında dondurmalarını yiyerek serinleyen anne-kız keyfine, limonlu çay siparişi ile eşlik ederek hararetimi giderme imkanı buldum. Eşim ile yaptığımız değerlendirmede öğleden sonraki süreyi arabamızla değil, turistik gezi otobüsleri ile gezmenin hem şehrin ana noktalarını tanımak ve hikayelerini dinlemek hem de zaman daha verimli değerlendirmek anlamında etkin olacağına karar verdik. Ve istikameti Hop On Hop Off turlarının ilk durak noktası olan kale girişine çevirdik.

Ada’da iki tur firması var. Birisi uluslararası bir firma olan “Hop On, Hop Off” firması diğeri de Corfu Lines. Şansımıza, bizi bekleyen Corfu Lines otobüsüne bindik. Kişi başı 15 Euro ödedik (Zeyno için bilete gerek olmadığını söylediler).

İlk güzergahımız yeni kale (New Fortress) üzerinden tarihi şehrin içinden geçerek havalimanı yanındaki Kanoni oldu. 

New Fortress: Venedikliler tarafından yapılmış. Yapımında 2000 kadar ev yıkılmış ve yıkılan bu evlerin molozları kalenin yapımında kullanılmış. Kale surlarının etrafında giderken surlar üzerinde Venediklilerin Aslanlı Amblemi dikkat çekiyor. Bugün Venedik San Marco meydanındaki Aziz Marc ve Aslan'ın amblemiymiş. Kalenin hemen ardında sebze meyve pazarı var. Batılı turistler için enteresan gelen bu pazar bizim gibiler için sıradan.



Kanoni: 

Tarihi merkezin dışında ve havalimanı yanında keyifli bir dinlenme ve gezi noktası. Otobüsten inince karşınıza çıkan iki kafenin manzarası harika (Royal Boutique Cafe ve Cafe Kanoni).  




Manzaraya karşı bir şeyler içerken yanı başınızdaki havalimanına inen ve kalkan uçakları seyretmek ilginç. Bu arada hemen karşınızdaki küçük adadaki Vlacherna Manastırı yürüyüş mesafesinde. Korfu'ya geldiğinizde buraya gelip bir şeyler içerek serinlemenizi öneririm. 

Kanoni'de geçirdiğimiz 1,5 saatlik dinlenme ardından bir sonraki otobüse binerek tekrar merkeze, eski limana vardık. Saatin 15:30 olması nedeniyle ve zaman anlamında esnek olmak açısından, kendi aracımızla Achilleion Sarayı'na ulaşmaya karar verdik. 


Burası müze olarak kullanılmakta olup 1890 yılında Sissy olarak anılan Avusturya Prensesi tarafından yaptırılmış bir saray. 


Yazlık saray olarak inşa edilmiş ama talihsiz kadın bu yazlık sarayı, 1898 yılında uğradığı suikaste kadar çok ender ziyaret edebilmiş. Merhume mitolojiye ve eski Yunan efsanelerine duyduğu ilgi nedeniyle bu sarayı da hayranı olduğu Achilles'e adamış ( hani şu aşil tendonunun ismini aldığı kahraman. Diğer bir hatırlatmayla Troy / Truva filmindeki Brad Pitt’in oynadığı güçlü savaşçı)



Sarayın enfes manzaralı terasında Yunan panteonundaki Tanrı ve Tanrıçaların heykellerini görebilirsiniz. 


Korfu’ya kadar gelmişken burayı da görmenizi öneririm. Bu arada sarayın önündeki yolun ilerisindeki manzaralı kafeler soluklanmak için ideal noktalar. 

Sarayda işimiz bitince daha fazla gecikmemek adına rotamızı akşam kalacağımız yer olan 15 dakika mesafedeki Dassia’ya çevirdik.

Dassia: 

Korfu'nun 13 km kuzeyinde olan ve doğrudan Arnavutluk'u gören turistik bir belde. Keyifli sahili boyunca çok sayıda irili ufaklı konaklama yerleri mevcut. Gelmeden önce yaptığım incelemelerde burası Hakkında çok olumlu şeyler okuduğum için burada bir gece kalmaya karar vermiştik. Kalacağımız yer olan Efi&Sophia yeşillikler içinde sessiz ve kıyıya 150 m mesafede olan bir tesis. 



Yerleştikten hemen sonra Zeyno'nun hasretini gidermek için plaja indik. Suyu güzel ve az dalgalıydı. 
Yarım saat kadar serinledikten ve Zeyno'nun gazını aldıktan sonra akşam yemeği için planlamalara giriştik. 

Burada Etrusco isminde sadece Korfu'da değil Yunanistan'da da çok meşhur olan bir restaurant ismi öğrendim. Web sayfasını incelediğimde ödüllü bu restoran için ön rezervasyon gerekliliğini gördük. Füzyon mutfağına mesafeli oluşum nedeniyle geleneksel Yunan alternatiflere odaklandık. Squirrel isimli geleneksel aile işletmesi restoranı öneririm. Navigasyon sayesinde kolaylıkla bulunan bu küçük aile işletmesini dışarıdan görsem aile lokantası demezdim ve girmeyi bile aklımdan geçirmezdim ama rezervasyon olmadığı için geri dönmek zorunda kalınca ve yapılan değerlendirmeleri okuyunca keyifli bir tecrübeyi kaçırdığımızı anladım. Giderseniz benim için de deneyin lütfen.

Biz de rotamızı Dassia merkezdeki diğer popüler restoran olan Alexandros'a çevirdik. 



Keyifli bir yemek sonrası cırcır böcekleri eşliğinde yıldızları seyretmek için geceleyeceğimiz evimize döndük. 

Bu arada ilginç bir bilgi vereyim. Korfu merkezde hiç sivrisinek sorunu yaşamazken Korfu dışındaki ilk gecemizde sivrisinek saldırısına maruz kaldık. Asil ve tatlı kanıma ortak olan sivrilerle mücadelede çok başarılı olamadığımı sabahın ilerleyen saatlerinde bacaklarımda izlerden anladım. Korfu merkezde sivri olmamasının en önemli nedeninin kırlangıçlar olduğunu öğrendim. Sabah ve gündüz hiç uyumadan sürekli öten ve beni de uyutmayan bu sevimli kuşlar meğerse bizlerin rahat uyuması için fazla mesai yapıyormuş. 

27 Haziran Salı: sabah Zeyno ile erken başlayan günümüze kahvaltı yapacak bir yer arayarak başladık. Bizdeki gibi bir kahvaltı kültürü olmadığı gibi tatil yöresinde kahvaltı imkanı bulacağınız tek alternatif otellerin kendisi. Bunun için biz de deniz manzaralı bir yer arayışına girdik. Bulduğumuz yerde ne tür kahvaltı istediğimizi sipariş ederken garson Kostas'ın suratındaki "hepsi sadece size mi?" ifadesini keyifle hatırlayacağım. Ne de olsa büyüklerimizin dediği gibi kahvaltıyı sultanlar gibi, akşam yemeğini gariban gibi yapmak lazım. Bu arada hemen belirteyim ki Yunanistan ana karasında veya adalarında yediğimiz tüm ekmekler çok leziz. Tereyağı ve bal eşliğinde bir ekmek rahatlıkla gider. Marketlerde poşette satılan ekmekler bile açık ara fark atar lezzet anlamında. 

Palaikostritsa:


Saat 10:30 gibi yine düştük yollara. Bu sefer adanın orta batı kıyılarına, Palaikostritsa'ya çevirdik rotayı. Ada'nın en çok methedilen denizinin, kumsalının olduğu söylenen popüler bölgelerden. Aracımızla merkeze saat 11:00 civarında geldiğimizde çok sayıda turist otobüsü ve kiralık araç ile dolu otopark gördük. Kalabalıktan hoşlanmadığım için şansımızı etrafta bulabilmeyi umduğumuz ıssız koylarda aramak istedik. Güneye doğru bir 2-3 dakika gitmiştik ki Akrotiri Beach tabelasını gördük ve hemen içeri doğru daldık. Aracımızı park ettikten sonra deniz kenarında birbirine komşu iki beach bardan Poseidon'u seçtik. Diğeri ise Akron Beach bar. 



Yerleşip serinledikten sonra bizimkiler denize girdiler. Denizi gerçekten temiz ve serin. Zeynep annesi ile öğle güneşinin altında suda serinlerken ben gezi notlarımı toparlamakla meşguldüm. 




Burada yapılacak en keyifli aksiyonlardan birisi tekne kiralayarak etraftaki koylara gitmek. Ya da tekne taksi ile, kişi başı 25 € ödeyerek (Zeynep için ücret almadılar),  hem beş adet koy görüp hem de belirteceğiniz saatte sizi almaları üzere seçeceğiniz bir koya bırakmalarını isteyebilirsiniz. Biz hem tüm koyları görelim hem de onların önerisi ile Paradise (cennet) koyunda yüzelim istedik. 







Su gerçekten harikaydı, Ada'da girdiğim en güzel iki yerden birisiydi. Saat 17:00'de, tam dediğimiz saatte gelen tekne ile Poseidon Bar'a geri döndük. Bu arada bizi ilk götüren teknenin genç kaptanı buraya yakın kendi köyü olan “Lakones Köyü”nden bahsetmişti. Muhteşem manzarasını ve Yunanistan'da meşhur dondurmalarını ballandıra ballandıra anlatınca rotayı Lakones'e çevirmeye karar verdik. Yaklaşık 10 dakikalık bir tırmanış ardından bu sevimli köye geldik. 



Lakones Köyü, muhteşem Palaikostritsa sahilini tepeden gören enfes bir yer, hele ki meşhur kafe manzarası ve lezzetleri eşliğinde. Kendi el yapımı çikolata ve dondurmaları ile midenizi, muhteşem manzarası ile ruhunuzu  ve hoş dekorasyonu ile de bedeninizi dinlendirebilirsiniz.







Bu arada tatlı üzerine kahvenizi sakın burada içmeyin, onun yerine üç dakikalık yürüyüş mesafesindeki köy kahvesine gidin ve geleneksel ANADOLU kahvenizi burada için. 









Lakones Köyü benim aklımda kalan üç yerden birisi burası oldu. Burayı mutlaka görün diyorum.

Bu keyifli günün ardından yeni kalacağımız yer olan, Ada’nın kuzey doğusuna yakın Almiros sahilindeki Villa Katerina’ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 50 dakika süren yolculuğumuz esnasında keyifli köyler ve manzaralar görebildik. Her ne kadar Hülya tek yerde konaklama taraftarı olsa da, ilk kez geldiğimiz bu tür büyük yerlerde tek yerde konaklamanın ciddi fırsatların kaçmasına neden olduğuna inanmaktayım. Bunu Rodos’ta tecrübe etmiştim. Her yerin güneşinin doğuşu ve batışı farklıdır. Toprak ve bitki örtüsü, ortamın aroması bile anın değerini, anlamını etkiler. O yüzden tatillerde güneşi aynı yerde bir kereden fazla batırmak taraftarı değilim.

Neyse gelelim Villa Katerina’ya. Denize 100 m mesafede yeşillikler içinde müstakil bir ev, tam benlik. Akşam üzeri 20:15 gibi vardığımız konaklama yerimizi gördüğümde aklıma gelen ilk şey gece yıldızları çıplak gözle seyretmek oldu. Muhteşem bir sessizlik. Etrafta 8 adet turistik amaçla villa haline döndürülmüş, hatta havuzu bile olan konutlar var. Denize doğru yaklaştığınızda Liberty’s Tavern bizim ev sahibemiz Maria’nın abisine aitmiş. Buralarda insanlar sahip oldukları konutları ve arazileri estetik bir şekilde güzelleştirip turistlere konaklama imkanı sağlamaktalar. Ada’da yaşayanların en büyük gelir imkanı turizm olduğu için bu keyifli ortamdan yararlanmak da turistlere kalıyor.




Anahtarı üzerinde bulduğum evimize girdiğimizde son derece keyifle döşenmiş ve temel ihtiyacınıza yönelik her imkanın olduğunu gördüğüm bir zevk ile karşılaştık. Ortamın tadını çıkartırken Maria ve eşi geldiler. Etraftaki zeytin ağaçlarından bahsederken konu sarımsak ve zeytin yağından açıldı. Bir saat sonra tekrar kapıdan uğradıklarında bir pet şişeye konulmuş zeytinyağı, sarımsak ve sabah kahvaltısı için bahçelerinden topladıkları domates ve salatalıkları görünce buraya yerleşmeye karar verdim. (tabi Hülya’nın protestolu bakışları arasındaJ).

Akşam yemeği için, çok yorgun olduğumuzdan, doğrudan Liberty’s Tavern’e gitmeye karar verdik. Tam bir “akraba ziyaretine gitmiş misafirler” havasında güneşi batırırken musakka, yunan salatası ve köfte eşliğinde akşam yemeğimizi afiyetler yedik.










Akşam yemeği sonrası ağaçlar ve yeşillikler içinde gece eve yürürken “zifiri karanlık”ın ne demek olduğunu anımsayarak çocukluğuma geri döndüm. Yıldızlar dışında hiç bir ışığın olmadığı bu sessiz doğal ortam bana “büyük şehirdeki yaşantımın gözlerim dışındaki diğer duyu organlarımı körleştirdiğini” anımsattı. Neyse bu başka bir yazımın konusu olsun.

Keyifli ve dolu dolu geçen 27 Haziran günü anılarımdaki yerini aldıJ

28 Haziran Çarşamba:

Dünün yorgunluğu ile olsa gerek Zeynep bizi saat 07:45’de kaldırdı. 08:30’da merkezdeki süpermarketi bulup taze ekmek, peynir gibi Maria’nın verdiği sebzelere eşlik edecek kahvaltılık bir şeyler aldım. Marketteki müşterilerin çoğu Rusça, Bulgarca veya Sırpça konuşmaktaydı. Bana nereden geldiğimi soran kasiyer hanıma, her zaman ki gibi “sen ne düşünüyorsun?” diye karşılık verdiğimde İtalyan veya İspanyol olabileceğimi söyledi. Sakallı halimin bunu tetiklediğini düşünerek Türkiye’den geldiğimi söyleyince önce bir şaşkınlık ve ardından siyasi değerlendirmeler gündeme geldi. 2-3 sene önce geldiğimde Türk dizilerinden bahsederken şimdi herkesin siyasi gelişmeleri takip ettiğini görmek ilginç oldu.

Neyse kahvaltı ardından saat 11:30’da yeni bir meceraya atılmak üzere çıktık. Güneşin tepemizde olması nedeniyle denize gitmek yerine köy gezmeye karar verdik. Kaldığımız yere yakın olan ve görülmesi önerilen Peritrea Köyü’ne doğru yola çıktık. 

Pantokrator Dağı’nın eteklerinde yer alan ve biraz içeride kalan bu tarihi köyün geçmişinin Bizans zamanına kadar gittiğini öğrendik. Kahvede gördüğüm bir kitaptan öğrendiğim kadarıyla 1347 yılında kurulmuş bir köy. İçinde 7 adet kilise bulunan tipik dindar bir köymüş. 




Köyde yaşayan insan sayısı, eski zamanlardaki gibi çok değil. Taş yapılı ama kimisi harabe kimisi satılık kimisi de onarılmış evler mevcut.



Bu arada buraya Ada’nın farklı merkezlerinde kalan turistler için düzenlenen turlar var. Köyün girişindeki kiralık araç, otobüs ve ayrıca grup şeklinde gelen ATV’lerden anlaşılmakta.

Bu arada ilgimi çeken konu bu köyde bal üreticisi olduğunu öğrenmem oldu. Hayatımda yediğim en güzel balları Artvin’de Macahel’den ve geçen sene arkadaşım Tevfik’in önerisi ile Yunanistan’da Halkidiki’deki bir köyden almıştım. Şimdi de İon Denizi havası ve Pantakrator Dağı eteklerindeki tarihi bu köyün balını da tatmak istedim. Bu amaçla, balı methedilen adamı bulmak için yoğun dut ağaçlarının altından geçerek köyün sonundaki kovanlarla dolu bahçesine gittim. Yaklaşık bir 10 dakika yürüdüm ama ıssız ve sıcağın altında yoğun bir yeşillik ve otlarla sarılı patikadan geçerken endişelenmedim değil. Nitekim balı aldıktan sonra serinlemek için bizimkilerin yanına gittiğim cafede burasıyla ilgili bulduğum kitapta okuduğum bilgiler bu endişemi haklı çıkardı. Temmuz ve ağustos aylarında buralarda trekking yaparken, yılan ve akreplere karşı bot ve mümkünse bacaklarınızı açıkta bırakmayan pantolon giyilmesi önerilmekteydi.



Neyse gelelim balcı arkadaşa. İsminin Vangelis olduğunu öğrendiğim arkadaştan karışık çiçek / çam balı istedim. Enfes bir tadı vardı, hem şifa hem kahvaltılık. Kestane balı şifa niyetine yenen acı bal olduğu için almadım. 1 kg balı 15 €’ya, 1 minik kutu arı sütünü de 25 €’ya satın aldım.  




Bu köydeki ziyaretimiz ardından Ada’nın kuzey doğusundaki deniz kenarında konumlanmış olan Kassiopi’ye doğru yola koyulduk. İlk olarak arabamız ile bir tur attık ve bir koyda konumlanmış olan bu popüler köyün arkasında yer alan Bataria Beach’e ulaştık. Gözümüze çarpan minik koyun girişinde aracımızı bırakarak kendimizi buz gibi berrak sulara  bıraktık. Çakıl taşlı plaj ve suları her zaman daha çok sevmişimdir. Buranın suyu da o anlamda çok kaliteliydi.  Kesinlikle öneririm. 




Suyun tadını burada çıkardıktan sonra bir şeyler atıştırmak için Kassiopi merkeze gittik. Turistik çarşısı da bayanlar için çok çekici.






Bu keyifli Kassiopi köyünün diğer koyu ise Avlaki Koyu. Yemek ardından eşim ve kızım alışveriş için dükkanları dolaşırken ben de 16:40 itibariyle yandaki Avlaki Koyu’nu keşfetmeye yöneldim. Araba ile 4 dakikada gidilmekte.


Avlaki sahili daha geniş ve suyu Bataria sahili aynı güzellikte. Demirlemiş birkaç tekne dışında buranın sakinliği ve kalabalık olmayışı dikkatimi çekti. Hemen eşimi arayıp burada yüzmeyi önerdim ama alışverişin büyüsünde olan eşim “geç olacağı” açıklaması ile sonraya bıraktı ve tabi yoğun program kapsamında tekrar gelmek kısmet olmadı. Burayı da kesinlikle öneririm.



Deniz keyfimizi bitirdikten sonra tekrar son gecemizi geçireceğimiz Villa Katerina’ya geri döndük.

29 Haziran Perşembe: 

Sabah kahvaltımızı verandada yaptıktan sonra 12:00’ya kadar keyif yaparak pinekledik. Eşyalarımızı topladıktan sonra önce kuzey batıdaki Sidari’ye gidip denize gitmeyi ve ardından gece kalacağımız Ada’nın orta kısmında yer alan Ermones tarafına doğru gitmeyi planladık.

Sidari: 

Burasının da denizi çok güzel, öneririm. Tesis zenginliği anlamında süper olmasa da Canal D’amour (Aşk Kanalı) Plajı kumlu plajı ile çocuklu aileler için güzel bir tercih. Burayı da görmenizi öneririm.



Güneşin çok tepede olmasından dolayı girmemeyi tercih ettim. Onun yerine gece haritayı incelerken gördüğüm Porta Timoni’yi gözüme gezdirdim.

Porto Timoni:

50 dakikalık bir araba yolcuğu ile tırmanarak geldiğimiz Porto Timoni son derece ilginç bir yer. Araç ile bir yere kadar gelebildik. Tepeden aşağıdaki muhteşem manzaraya bakarken anladım ki araba ile koya gitmenize imkan yok. 500 m’lik bir patikadan aşağı inmeniz ve ardından çıkmanız gerekmekte. Gerek Zeyno’nun uyuyor olması ve gerekse eşimin de bu uzun eğimli patikayı Zeyno ile gitmek istememesi üzerine tüm ısrarlarıma rağmen bu doğa harikasını tecrübe edemedim. İki doğal koyun sırt sırta vermiş hali olan bu güzelliği umarım başka bir seferde tecrübe edebilirim. Ben giremedim ama size mutlaka öneririm.



Buradaki işimiz bitince önce  kalacağımız yere gidip eşyaları bırakmaya ardından Ermones plajlarına gitmeye karar verdik. Yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuktan sonra geldiğimiz vasat bir çiftlik tipi evi görünce hem eşim hem de ben beğenmedik. Booking.com’dan yüksek bir memnuniyet derecesini aldığımı hatırladığım bu yeri nasıl ve neden ayarladığımı ne eşime ne de kendime açıklayabildim. İçeri girmeden görüp beğenmediğimiz bu yerin ismini merak ediyorsanız söyleyeceğim ama bu satırları yazarken tekrar girip detaylara baktığımda google map’in bizi yönlendirdiği ve gördüğümüz yer ile benim ayırttığım yerin aynı olmadığını farkettim. 9,4 beğeni alan dağ başında sakin bir villa olan yerde, bir yanlış yönlendirme nedeni ile kalamadığımızı üzülerek keşfettimL. Bkz Alex Apartments / Ermones.

Sonuçta yol üzerinde booking.com’dan başka bir yer ayırtalım istedik. Onun öncesinde de deniz kenarına gidip önce serinlemeyi, Zeyno ile denize gitmeyi planladık. Bu nedenle de istikameti Glyfada Plajı’na çevirdik. Yukarıdan bakıldığında güzel ve uzun bir kumlu plajı olduğunu gördüğümüz Glyfada’nın denizi, şansımıza çok dalgalıydı. Son iki gün bu şekilde olduğunu öğrendiğimiz denize akşam 17:00 gibi Zeyno ile girdik.

Dalgalı denizde çok keyif almadığımız için burasının sakin ve durgun halini hayal ederek Pelakas Köyü’ne doğru yola çıktık.

Pelakas Köyü: 

Korfu merkeze 12 km mesafede olan Pelakas Köyü Ada’nın orta-batı bölgesinde yer almakta. Deniz seviyesinin 272 m üzerinde yer alan bu sevimli köyün gün batımının seyredileceği en keyifli yerlerden olduğu yazıyordu. 





Avusturya-Macaristan Prensesi Sissy, köyün tepesinde yer alan ve oradaki seyir platformuna (Kaiser Throne) adını veren Alman İmparatoru II. Wilhelm ve Yunanistan Kralı I. Georgios da buraya gelip kalan kraliyet üyelerindenmiş.




Burada da gün batımı eşliğinde akşam yemeğimizi yedik ve Korfu Merkez’de kalacağımız yere doğru yola çıktık.







30 Haziran Cuma

Gece geldiğimiz otelimiz tarihi merkezin içinde işlek bir caddenin hemen arkasında yer alan renove edilmiş ama 500 yıllık bir binada yer almaktaydı. Birbirine bitik bu tarihi binalar dar sokaklara bakan ve güneş almayan küçük sayılacak pencerelere sahip yapılar. Haliyle bu durum eşim için biraz sorun olduysa da, iki gece kalacağımız ve bir tam günümüzün kalması gerekçesiyle büyük bir sıkıntı teşkil etmedi. İyi ki de etmemiş çünkü burada kaldığımız ve yaşadığımız bir tam gün sayesinde Korfu tarihi merkezinin ve cuma gecesinin canlılığına şahit olabildik. Yoksa görmeden dönmüş olacaktık.

Sabah kahvaltımızı Kara Kedi anlamında gelen Markas Restoran’da yaptık.


Ardından şık kafelerin ve alışveriş dükkanlarının olduğu merkezdeki Liston Bölgesi’ne yürüdük. Buradaki kafelerden birinde kahvenizi, çayınızı yudumlarken gelip geçenleri seyretmek çok keyifli, öneririm. 






Hele Cuma akşamı buradaki kalabalığı ve çocukların ve gençlerin sergilediği müzikli danslı gösterileri seyretmek ilgi çekiciydi.




Burada görmenizi önereceğim diğer bir yer ise Aziz Spiridon Kilisesi. Bizimkiler yine anne-kız mağaza incelemesi yaparken ben de kırmızılı yüksek kulesi olan bu kiliseyi görmek istedim. 




Ada’nın koruyucu azizi olan Aziz Spiridon Kilisesi sürekli kalabalık. Adadaki en popüler isimlerden olan Spiridon’un isim babası işte bu Aziz Spiridon. MS 270 yılında Kıbrıs’ta doğan Aziz Spiridon 348 yılında ölmüş. Arapların Kıbrıs’ı almasıyla kutsal kalıntıları İstanbul’a (Constantinople) taşınmış. 1453 yılında da Osmanlıların fethi üzerine Korfu’ya götürülmüş. Korfulu olmamakla beraber Ada’nın koruyucu azizi ilan edilmesi olarak dört olayda gösterdiğine inanılan mucizeye işaret edilmekte; 1533’deki kıtlık, 1629 ve 1673’de baş gösteren iki veba salgını ve 1716 yılındaki Osmanlı kuşatması.

Kilisenin içi son derece renkli dekora ve ihtişama sahip. İkonaların önemli olduğu Doğu Kiliselerinin bir özelliği olarak, bir odaya girmek için kuyruk olmuş insanlar odadan çıkınca, asılı ikonaları öperek istavroz çıkartıyorlar. 

O kuyruğun ne olduğunu anlamak için ben de sıraya girdim ve odanın içinde Aziz Spiridon’un sergilenmekte olduğu bedenine gösterilen saygıyı gördüm. Ayak kısmı açık olan tabutun içine tüm vücudu ile eğilerek kumaşla sarılı ayaklarını öpen insanlar baş kısmı cam ile korunan cama da dudaklarını sürüyüp öpüp dua ediyorlardı. Bu ikinci kısmın çok sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü herkesin dudaklarını sürdüğü cama siz de dudaklarınızı sürüyorsunuz. Sanırım yüksek inanışa sahip bu insanlar burada da bir mucize görmekteler. Neyse, sonuçta ben de saygımı gösterip klima ile serinletilmiş bu hoş kiliseden Korfu’nun nemli ve sıcak sokaklarına çıktım.


Buradan çıkınca son merak ettiğim yer olan Asya ve Uzak Doğu Sanatı Müzesi olarak kullanılan St Michael ve St George Sarayı’na ziyaret ettim. 


Saray namına içeride çok bir beklentiniz olmasın ama sergilenen eserler harika. Bu eserlerin Korfu’da ne işi var derseniz Yunanistan’ın Avusturya Konsolosu olan Gregorios Manos (1850-1928) hem görevi esnasında Viyana’da hem de emekli olduktan sonra yaşadığı Fransa’da Çin, Japon ve Kore eserleri toplamış. 9.500 parçalık sağlam bir koleksiyona sahip olan Manos yaşlanınca Yunanistan Hükümeti’ne bu koleksiyonunu, makul bir emekli aylığı karşılığında bağışlamış. İşte bu vesileyle de Asya Eserleri Müzesi Yunanistan’da bu şekilde kurulmuş. Çin, Japon, Hindistan ve Kore tarihi hakkında da bilgi sahibi olabileceğiniz bu müzeye en az 1 saat ayırmanızı öneririm.







Müze gezimin sonunda tatilimizin son denizine girmek için bizimkilerle buluştum ve istikameti yine batı tarafına Agios Gordios plajna çevirdik. Yine rüzgarlı olduğunu öğrendiğim batı yakasındaki bu plaj evvelki gün gittiğimiz Glyfada Plajının hemen altında, güneyinde yer almakta. 





20 dakikalık bir araba yolculuğu ile ulaştığımız bu keyifli ama rüzgarlı sahilde eşim ve kızım denizin tadını çıkartırken ben de kenarda oturup gezi notlarımı toparlamakla ilgilendim. Bu arada muhabbet ettiğim garsonların çoğunun ülkemizin siyasi gelişmelerini az çok takip etmesi ve fikir sahibi olması ilgi çekiciydi. Yunanistan başbakanı Çipras'ın milli eğitimlerinden zorunlu dinsel öğretileri seçmeli hale getirip daha laik bir eğitim programı hedeflerken Türkiye’nin tersi yönde gitmesini yakından takip etmeleri ve endişelenmeleri aklımda kalan noktalardan birisi.    

Ve son akşam. Otele dönüp üzerimizdekileri değiştirdikten sonra soluğu tekrar Lintos’ta aldık. Cuma kalabalığını görünce Korfu hafta sonlarının ve gece hayatının zenginliği hakkında bir fikir edinebilirsiniz. 

Yorgun savaşçılar olarak son akşamımızı bu kalabalıkta değil de daha sakin bir yer olan Corfu Sailing Club’ta geçirmeye karar verdik. Korfu’da mutlaka yapmanızı önereceğim şeylerden birisi de eşinizle/sevgilinizle birlikte Old Fortress’da yer alan bu sakin ortamda keyifli bir akşam yemeği yemenizdir.



Uzun Lafın Kısası


  • Rüzgara açık bir ada. Ama en iyi plajların, koyların ve denizin kuzeyde ve orta batı tarafında olduğunu gördük. Güney tarafını görecek zamanım olmadı ama gerek okuduklarım gerekse konuştuğum yerli kimselerden de aynı bilgileri teyit ettim. Koy olan yerleri özellikle öneririm çünkü batıda yer alan plajlar çok dalgalı olduğu zaman denize girmek keyfinizi kaçırabilir.
  • Buraya tekrar gelsem iki gün merkezde kaldıktan sonra ya direkt Kassiopi’de ya da Palaikastritso’da kalır ve adanın orta üst bölgesindeki diğer farklı plajlarını gezerdim.
  • Adanın iç kesimlerindeki köyler keyifli. Önerilen 5-6 köyü dolaşmaya bakın.
  • Lezzet konusunda her Yunan Adası’nda olduğu gibi rahat olun. Sadece tatlı kültürü bizim Anadolu tatlı kültürü yanında zayıf kalmakta. Baklava ve kadayıfı asla denemeyin bile.
  • Eğer buraya gitmek isterseniz de bir 2-3 günü feribotla 55 dakika mesafedeki Paxos Adası’na da uğrayın. Biz geç farkettik ama araştırdığım kadarıyla müthiş bir yer.